SAYIN BARIŞ TERKOĞLU’NA AÇIK MEKTUP

Sayın Terkoğlu, meslektaşlarınız arasında araştırmacı kişiliğinizle, sorgulayan, olayların girift yönlerini derinlemesine inceleyip dışarıdan göründüğü kadarıyla bırakmayan bir karakterde bir gazetecisiniz ve bu yönünüz geniş kitlelerde takdirle karşılanıyor.

Ancak, 18 Ocak 2021 tarihli köşe yazınızda camiamızın yargılanması konusunda aktardığınız bilgilerde hem önemli hatalar var, hem de eksikler. Bunun da tek sebebi, bizlere karşı büyük husumeti olan bazı kişilerin bu bilgileri size aktarıyor olması. Gönül isterdi ki, olayın her iki tarafını da dinleyip ondan sonra kanaatinizi köşenize aktarasaydınız. “Kumpas” kelimesinin ne anlama geldiğini bizzat yaşayıp deneyimleyen bir kişi olarak, bazı şeylerin hiç de dışarıdan göründüğü gibi, daha doğrusu gösterilmeye çalışıldığı gibi olmadığını, davamızda çok büyük haksızlıklar ve hukuksuzluklar yapıldığını gördüğünüzde hayretler içinde kalacağınızdan eminim.

Şunu önemle ifade etmek isterim ki; 

Biz hiç kimse için, yaşamak zorunda kaldıkları olaylarda, “oh ne iyi oldu” demedik. Hiçbir insanın tutuklanmasından, özgürlüğünden mahrum kalmasından mutlu olmadık. Sizinle aynı dünya görüşüne sahip olmasak da düşüncelerinizi ifade ettiğiniz, yazdığınızı, doğru bildiğinizi savunduğunuz için tutuklanıyor olmanızdan rahatsız olduk. 

Bizim arkadaş grubumuzun herhangi bir siyasi ayağa ihtiyacı yok. 40 yıldır Türkiye’nin gözü önünde olan şeffaf bir topluluğunuz. Amacımız siyaset olsa, devletin kadrolarında yer alırdık, üstelik bunu birçok insandan çok daha hızlı elde edebilecek eğitime, birikime, imkana ve çevreye de sahibiz. Ama böyle bir şey yapmadık, çünkü amacımız siyaset ya da siyasi mevki olmadı. Bizler bu devletin samimi evlatlarıyız, sayısız iftiralara uğradık ve yargılandık, hepsinden de takipsizlik ya da beraat aldık.

Bizler her fikre, her düşünceye, her insana karşı şefkatle yaklaşıyoruz. Sizlere karşı da farklı bir yaklaşımımız yok, "bizle aynı görüşte, aynı inançta değiller, o halde tutuklansınlar, ömürlerinin sonuna kadar hapislerde çürüsünler" gibi ilkel, barbar ve vahşiyane bir bakış açımız yok. Türkiye’ye hakim olması gereken anlayışın da bu olması gerektiğine inanıyoruz. “Bizden olmayan ezilsin” diyerek hukukun ve demokrasinin gelişeceğini beklemek beyhude olur. Sağ kol solu, sol kol sağı ezmeye kalkarsa, herkes güvensiz, herkes huzursuz, herkes ızdırap içinde yaşar. Oysa, ülkemizin huzura, dinginliğe ve yatışmaya ihtiyacı var. Sizin gibi demokrat bir insana yakışan birbirimizi kırıp geçiren sevgisizliği değil, anlayışı ve şefkati teşvik etmek, önünüze konulan uydurma hikayeleri değil hukuki delileri, gerçekleri araştırmak olmalıdır diye düşünüyoruz. Bizim doğru söylediğimizi, dosyanın hukuken bomboş olduğunu tüm Türkiye görüyor, tüm hukuk camiası bu konuda hemfikir. 

Sayın Terkoğlu,

Türkiye’nin ve dünyanın bugüne kadar gördüğü en büyük cezaların verildiği bir davada size de garip gelen bir şeyler hiç yok mu acaba? Normalde hayatı boyunca suç işleyen en kriminal insanların bile çarptırılmadığı 10 biner yıllık cezaların hayatında tek bir suça karışmamış, tek bir sabıka kaydı bile olmayan insanlara uygun görülmesi bile başlı başına bir anormalliğin, tabiri caizse bir linç ayininin göstergesi değil mi?

Bu gördüğünüz insanların silahlı suç örgütü oluşturup 380 adet cinsel saldırı eylemi yapmak amacıyla biraraya gelmiş olması makul müdür? Yarısı kadınlardan oluşan bir camianın, kadınlara cinsel saldırı yapma amacıyla örgüt kurduğuna inanıyor musunuz?

Türkiye’de casusluk suçundan hüküm giyen kaç kişi oldu bugüne kadar acaba? Bu suçun oluşabilmesi için gereken unsurları siz de çok iyi biliyorsunuz. Bizim dosyamızda bu unsurların hiçbirisi olmadan ceza kararı verildi. “Gruba yönelik, ABD ve İsrail bağlantılı casusluk iddiası vardı” demişsiniz. Sayın Terkoğlu, böyle bir iddia hiçbir zaman olmadı. İddianame, sözde casusluk teşebbüsü olarak iki kişi arasındaki Whatsapp yazışmasını ortaya koyuyor ve bu yazışmada bahsi geçen iki konuyu casusluk diye yorumluyor. Bunlar Akkuyu nükleer santrali ve Dışişleri Bakanımız Sayın Çavuşoğlu’nun Soçi görüşmeleri. İşin ilginci, savcılık makamı hem MİT'e hem de Dışişleri Bakanlığı’na bu yazışmaları gönderdi ve bu içeriğin casusluk sayılıp sayılamayacağını sordu. Her iki kurumdan gelen resmi raporlarda, yazışmaların içeriğinde devlet sırrı niteliğinde bir bilgi olmadığı tespiti yapıldı. 

Buna rağmen mahkeme (diğer bütün iddialarda olduğu gibi) maddi gerçeklere ve somut delillerimize bakmadan ceza verdi. Size tek bir detay söylemem konuyu tam netliğe kavuşturacaktır: Sayın Çavuşoğlu’nun Soçi’de bir zirveye katıldığı ve bu zirvede tercümanlık yapan Rus asıllı bir vatandaşın Sayın Çavuşoğlu’nun konuştuğu devlet sırrı bilgileri bizim bir arkadaşımıza (Whatsapp’tan mesaj yazıp) aktararak casusluk yaptığı iddia edilmişti. Biz Sayın Çavuşoğlu’nun Soçi’de düzenlenen bu zirveye hiç gitmediğini belgeleyip dava dosyasına sunduk

Sayın Terkoğlu,

Sizinle aynı gazetede köşe yazarlığı yapan bir bayan ısrarla Oktar Babuna’nın aslında hiç kanser olmadığını, 1999’daki kan kampanyasının aslında toplanan kanları yurt dışına satmak ve para kazanmak için yapıldığını iddia ediyor. Tabi genetik şifremizin çözülmesi ve sırf Türklere etkili olacak biyolojik silah yapımı için düzenlendiğini söyleyen de var! Peki bu konu geçmişte defalarca soruşturuldu, her soruşturmadan takipsizlik çıktı, kampanyayı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Vakfı düzenledi, dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel kampanyayı destekledi, Milli Savunma Bakanlığı kışlalarda kan toplayıp yolladı, yurt dışında büyükelçiliklerimizde kampanyalar yapıldı... Daha çok fazla detay var, şimdilik bunlara girmiyorum, bu kadar “anasının ak sütü gibi helal” bir kampanya dahi Adnan Oktar ve bir arkadaşıyla irtibatlanınca nasıl olup da 20 yıl sonrasında bile saldırı malzemesi olabiliyor? Bunun tek cevabı var Sayın Terkoğlu; husumet. Eğer merak eder, ilgilenirseniz, söz konusu kan kampanyası ile ilgili tüm detayları içeren bir dosyayı size ulaştırabiliriz, siz inceleyip kararınızı verirsiniz. 

Yazdığınız köşe yazısına dönecek olursak;

“Dava dosyasına giren MASAK raporu 15 bin sayfayı buluyor. Mahkeme, bu rapora dayanarak 81 şirkete, 210 araca, onlarca taşınmaz, şirket hissesi ve paraya el koydu” yazmışsınız.

Dava dosyamıza giren 2 adet MASAK Raporu var. El koymalar ve kayyum atamaları bu 2 rapora dayanılarak yapıldı. Raporlardan ilki 29.03.2018 tarihli ve 66 sayfa. İkincisi ise 05.06.2018 tarihli ve 114 sayfa. 

Sayın Terkoğlu, 2 raporu birleştirdiğinizde bile sadece 11 şirketin ismi geçiyor ve bu raporlara dayanılıp 86 şirkete el kondu. Ayrıca raporlarda kesin bir bulgu yer almıyor, bazı konularda şirket defterleri incelenerek detaylı araştırma yapılması gerekmektedir deniliyor. Daha da garip olan konu, bu şirketlere TMSF’nin kayyum olarak “zorla” atanması. Çok kısaca özetlemek isterim:

Soruşturmanın yürütüldüğü Ocak 2018 itibariyle dosya savcısı Serdar Akan’a Emniyet Müdürlüğü’nden MASAK Raporu alınması talebi geliyor. Savcı bu talebi 2 kere “lüzum yok” diyerek reddediyor. Sonra Sayın Baş Savcı Hasan Yılmaz devreye giriyor ve MASAK Raporu alınması talimatı veriyor. İlk gelen Masak Raporu’nda ne suç belgesi var ne de FETÖ bağlantısı gösteren bir detay. Buna rağmen TMSF’ye müzekkere yazılıyor ve şirketlere kayyum atanması talep ediliyor. TMSF cevaben, ilgili raporda FETÖ bağlantısı mevcut olmadığından kendilerinin kayyumluğunun hukuki olmayacağı bildiriliyor.

İşte tam bu noktada ne oluyor? Köşe yazınızda kendisinden edindiğiniz bilgileri yazdığınız kişi, Özkan Mamati devreye giriyor. Daha önce defalarca ifade vermeye gittiği halde bazı “önemsiz” (!) konuları unutmuş olmalı ki, gecenin saat 23:00’ünde Mali Şube’ye gidip bizim sözde FETÖ ve PKK bağlantıları konusunda bildiklerini anlatıyor! Bu anlattıklarının tek satırı bile doğru değil ve hiçbir delili de yok ama dosyamızda zaten bize karşı delile de hiç ihtiyaç duyulmadı! Özkan Mamati söz konusu ifadesinde, gerçekte birkaç sene önce doğrudan kendisinin düzenlediği bir dolandırıcılık hadisesine camiamızdan bir kişinin adını ekleyerek sadece tek bir kişi hakkında haksız ve asılsız bir ithamda bulunuyor. Bu itham sayesinde ise 86 şirkete TMSF’nin kayyum olarak atanması, TMSF’nin bile itiraz etmesine rağmen, zorla gerçekleştiriliyor. 

Size burada anlattıklarımız, yaşadığımız haksızlık ve hukuksuzlukların sadece çok küçük bir bölümü ve hangi konuda merak ederseniz uğradığımız iftiraların delilleri, belgeleri, raporları, müzekkereleri elimizde, istediğiniz zaman sunabiliriz.

Köşe yazınızda kaleme aldığınız bilgileri size aktaran Özkan Mamati hakkında da sizi biraz bilgilendirmek isteriz.

Kriminal kişiliğe sahip Özkan Mamati’nin bu durumu arkadaş grubumuz içinde ortaya çıkınca kendisiyle yolumuzu ayırdık. Şüphelendiğimiz mali suçlarından dolayı suç duyurusunda bulunmaya hazırlanıyorduk.

Özkan Mamati’nin nasıl bir kin ve öç alma duygusu içinde olduğunu şu paylaşımından anlayabilirsiniz:

Bu paylaşımı yapan Özkan Mamati, Twitter’da @KediLeaks isimli bir hesap açtı ve 2017 yılı Kasım ayından 2018 yılı Temmuz ayına yani polis operasyonuna kadar bu hesap üzerinden sosyal medya terörü estirdi, arkadaşlarımıza, bizle uzaktan, yakından bağlantısı olan herkese iğrenç karalamalar ve iftiralarda bulundu. Tek amaç, kendisinin de tetikçiliğini yaptığı kumpasın sonucunda yapılacak 11 Temmuz operasyonuna suni iftiracılar devşirebilmektit ve sözünü ettiğimiz, sosyal medyadan estirdiği bu tehdit, şantaj, hakaret ve karalama terörü sonucunda da bunu büyük ölçüde başardı. Bunu yaparken de siyasette, emniyette, yargıda ve medyada, camiamıza husumetli bazı kripto kişi ve çevrelerin de elbette çok büyük desteğini aldı. 

Dava dosyasında bulunan 24.01.2021 tarihli Adli İnceleme Raporunda Özkan Mamati ile Bahar Bayraktar isimli etkin pişman sanık arasında gerçekleşen bir konuşmada Özkan Mamati @KediLeaks isimli hesabı yönettiğini ikrar etti. 

Ayrıca, Özkan Mamati bu konuşmalarda Adnan Oktar’a husumetli bazı basın mensupları ile işbirliği içerisinde olduğunu, günler sonrasında yayınlanacak haberlerin içeriklerini çok öncesinden bildiğini de belirtti. Örnekler: 

“KEDİLEAKSE BAK NE PAYLAŞTIM ONLA İLGİLİ…”

“DÜNKÜ VERDİKLERİMİZİ DİNLEDİN Dİ Mİ PINARA DALIYOR...”

“GORİL AVCISI SES KAYDINI DİNLEDİN Mİ KEDİLEAKSTEN...”

“SEN ÇARŞAMBA GÜNÜ AKİTİ İZLE 20:00’DE..“

“… AKİT OFF OFFF… BÜTÜN TÜRKİYE’YE REZİL OLACAK.”

Özkan Mamati kendisi hakkında iftiralar içeren www.ozkanmamati.com isimli internet sitesinin güya bizler tarafından karalama amaçlı yapıldığını iddia etti. Ancak dava dosyasına giren evraklarda işin gerçeğinin bambaşka olduğu, Özkan Mamati’nin sırf bize iftira atmak amacıyla KENDİ ALEYHİNDE SİTE OLUŞTURDUĞU BELGELENDİ. 

Söz konusu sitenin arşiv web kısmında yer alan “who is” bölümünde registrant contact (kayıt eden kişi) olarak Özkan Mamati açıkça görülüyor. Mamati bu siteyi kendisine ait olan ancak uzun zamandır en yakın arkadaşı diğer husumetli müşteki Uğur Şahin’ın kullanımında bulunan 0533 017 93 62 numaralı telefon ile oluşturmuş.

 

Sayın Terkoğlu,

Size bu tarz somut bilgi ve belgelerden binlercesini sunabiliriz. Dava dosyamızda suç unsuru olmadığını Türkiye’nin en önde gelen hukukçuları net şekilde beyan ettiler. Bunların arasında Prof. Dr. Ahmet Gökçen, Prof. Dr. Ümit Kocasakal ve birçok Yargıtay Onursal Başkanı yer alıyor. Gerek iddianamede gerekse yargılama safahatında yapılan usulsüzlükler ve hukuk ihlalleri yüzlerce sayfayı doldurmakta. Sadece tek bir örnek vermek isterim: 

Yargılamamızı yapan sayın heyet, muhakeme anlamında sadece ve sadece anlaşmazlığın taraflarını dinledi, yani müştekileri, tanıkları, sanıkları ve bu tarafları temsil eden avukatları. Başkaca hiçbir şey yapmadı. Ne delil araştırdı, ne cinsel suç isnadında bulunanların Adli Tıp raporu var mı diye baktı, ne de diğer suç isnatlarını kantılayan bir delil aradı. Tüm tanık dinletme taleplerimizi reddetti, tüm tevsii tahkikat taleplerimizi reddetti. Bu taleplerimiz de mahkemeyi uzatmaya yönelik değil, sadece maddi hakikatin ortaya çıkmasına yönelikti. Malumunuzdur, sanıkların tamamı yargılama boyunca ya cezaevindeydi, ya da ev hapsinde. Bu şartlarda yargılamayı uzatmanın bize bir yararı olmayacağı açık. 

Size tevsii tahkikat taleplerimizden de sadece bir örnek sunmak istiyorum: Malumunuz, köşe yazınızda da bahsettiğiniz gibi arkadaşımız Mert Sucu 2 özel harekat polisine yönelik olarak öldürmeye teşebbüs suçlamasıyla 34 yıl ceza aldı. Oysa bu olayın altında belki de Ergenekon davalarından bile karanlık detaylar var. 

Örneğin;

1. Operasyon sabahı bu olaya dahil oldukları gerekçesiyle 3 özel harekat polisinden el svabı alındı. Bunlardan ikisi davamızın müştekileri olan polisler, zaten Mert de bu iki polise yönelik suçlamalardan ceza aldı. Ancak olayın içinde yer alan üçüncü polis bugüne kadar hiç ortaya çıkmadı, ifadesi alınmadı, olay onun ağzından dinlenmedi. Bu kişinin bulunmasına ve dinlenmesine yönelik tüm taleplerimiz reddedildi. 

2. Müşteki iki polis de olay anında görev silahlarını hiç kullanmadıklarını söylemelerine rağmen, bu polislerden birinin her iki elinde, hem içte hem dışta atış artıkları tespit edildi.

3. Mert Sucu silahını kapıdan dışarı atıp teslim olduğu halde, silahı ayakkabılıkta bir ayakkabının içine yerleştirilmiş olarak bulundu. İddianame Mert’in tüm mermileri bitene kadar ateş ettiğini yazıyordu, ancak olay yerinde sadece 10 adet boş kovan bulundu. Mert’in silahı ise 13+1 mermi kapasiteli. Ayrıca tüm mermilerini tüketen bir silahta sürgü geriye çekik kalır ve silahın horuzu da yukarıda durur. Ayakkabının içindeki silahın ise sürgüsü yerindeydi ve horozu da inikti. Yani birisi silahla oynamış, "belki de kullanmıştı".

4. Silah biyolojik örnek tespiti için Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Mühürlü delil torbası açıldığında silahın mühürünün önceden çözüldüğü, birisinin silaha “yanlışlıkla” temas ettiğini söyleyen bir not çıktı. Silah, laboratuvarda yapılan analizlere cevap vermediği gerekçesiyle silaha kimin temas ettiği ortaya çıkarılamadı. Silah parmak izine dahi yollanmadı.

5. Mert Sucu’nun yakalandığı müştemilatta yerde birçok noktada kan lekeleri bulundu. Bunların biri hariç hiçbir tanesi delil olarak değerlendirilmedi, kimin kanaması olduğu ve ne sebeple kanadığı araştırılmadı. Örnek alınan tek lekenin de Mert Sucu’ya ait olmadığı raporlandı. 

6. Olay Yeri İnceleme Ekibi, Mert Sucu’nun müştemilatına ilk girdiğinde, yatağın başucundaki komodinde 3 adet boş kovan duruyordu. Biraz sonra bunlar 4 adet oldular! Biraz daha sonra ise 6 adet oldular! Fotoğraflarda bu çoğalma açıkça görülmekte.

7. Mert Sucu’nun 200 adet yedek mermisi yatağının altındaki torbadan çıkarılıp masanın üzerine “birileri tarafından” dizilmişti. Bunlardan parmak izi alınmadı, kutuları kim elledi tespit edilmedi. 

8. Mert Sucu’nun tüm mermileri 2015 yılı MKE üretimi yeşil boyalı olduğu halde, odasında bulunan boş kovanlardan 6 tanesi 2011 tarihli yeşil boyalı kovanlardı.

9. Olay Yeri İnceleme Ekibi’nin muhakkak yapması gereken “atışın yeniden yapılandırması” çalışması gerekçesiz olarak yapılmadı.

10. Ateşli silah vakalarında Yargıtay’ın kesin bozma sebebi olarak kabul ettiği “olay yerinde keşif” yapılmadı. Bilakis, olay yeri başkaca delil araştırılamaması amacıyla alelacele yıktırıldı. 

11. Müşteki özel harekat polislerinden A. K. 2018 yılındaki ifadesinde ateş edildiği anda uzakta bir yerde olduğunu, nereden ateş edildiğini belirleyemediğini, siper alıp olayı anlamaya çalıştığını, daha sonra atışların nereden yapıldığını tespit edip oraya doğru yöneldiğini anlatmıştı. 2020 yılında mahkemeye çıktığında ise olay anında Mert Sucu’nun kapısının dibinde durduğunu söyledi. İlk ifadesinde odaya girip Mert Sucu’yu teslim aldığını anlatmıştı, Mahkeme ifadesinde ise o odaya asla girmediğini söyledi. 

12. 2 yerinden vurulduğunu ve yaralandığını iddia eden özel harekat polisi, bu yaraların tek bir fotoğrafını bile çekmemiş. Hastaneye gidip yaralandığını belgelememiş, tıbbi rapor almamış. Çelik yeleğine isabet ettiği iddia edilen mermi hiçbir zaman bulunamadı. Yedek şarjörünü bir merminin delip içine girdiğini ve bu mermiyi devlete teslim ettiğini iddia etti. Ancak, Kriminal Polis Laboratuvarı raporunda şarjörde delik olmadığı tespit edildi. 

Sayın Terkoğlu,

Bu olayla ilgili, anlattığım detayların belki 100 katı kadar daha detay var ve hepsinin de fotoğrafları, raporları, tutanakları mevcut. Böyle bir dava dosyasında insanlara 10.000’er yıl cezalar verilmiş olması sizce düşündürücü değil mi? Son olarak, FETÖ’ye yardım suçlamasından da cezalar verildi. 

Oysa, gerek Adnan Oktar gerekse bizler defalarca FETÖ kumpaslarına maruz kaldık, yıllar boyunca FETÖ zihniyeti ile mücadele ettik ve FETÖ’yü herkesin selam, sevgi yolladığı 2010’larda dahi ağır şekilde eleştiriyorduk. Bu konularda da eğer dilerseniz size çok detaylı dosyalar sunmaya hazırım. 

Sayın Terkoğlu,

Siz araştırmacı gazetecilik yapan kültürlü, aydın bir insansınız. En azından olayların iki yönü olduğunu bilecek entellektüel kapasitede birisiniz. Kaldı ki siz de haksız hukuksuz yargılamalardan mağduriyetler yaşadınız. En azından köşenizde bir konu hakkında yorum yaparken karşı tarafın da konu hakkında ne dediğini araştırmanızı beklerdik. 

Hatırlarsanız, operasyonun ilk gününden itibaren bazı basın kuruluşları bizlerin fotoğraflarını, hakkımızdaki sayısız iftirayı ve hatta soruşturma dosyasında bile yer almayan hikayeleri sayfalarına veya ekranlarına taşımışlar, “masumiyet hakkımızı” ayaklar altına almışlardı. Kumpasın delilleri artık ayyuka çıktığı halde, aynı atmosferin yıllar sonra dahi sürdürülmesi ortada dürüstlük ve samimiyetten uzak, çok maksatlı ve taraflı bir yaklaşım olduğunu gösteriyor. Bu sevgisizlikten, empatiden uzak anlayıştan tüm ülkemiz zarar görüyor. Bizim sizden ricamız, müşteki tarafın basın toplantısına ayırdığınız kadar bizim sunduğumuz karşı delilerimizi de önyargı ve peşin hükümden arınmış bir şekilde, tarafsız bir gözle incelemenizdir.

Saygılar sunar, çalışmalarınızda başarılar dileriz.

 

ADNAN OKTAR DAVASI VE DAVA SÜRECİNDEKİ HUKUKSUZUKLAR HAKKINDA DETAYLI BİLGİ EDİNMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKLERİ ZİYARET EDEBİLİRSİNİZ:

https://adnanoktardavasindakihukuksuzluklar.blogspot.com